İznik’in Önemi
1700 yıl önce, Roma İmparatoru Konstantin döneminde, 325 yılında İznik’te düzenlenen İznik Konsili, kilise tarihinin en belirleyici dönüm noktalarından kabul edilmektedir. Bugünkü Hristiyan inancının temel bölümlerini şekllendiren Konsil iki temel konuya açık getirmişti. İlki Paskalya Yortusu’nun ortak bir tarihte kutlanmasıydı. Böylece en önemli Hristiyan Bayramı, tüm dünyada aynı gün kutlanmaya başlandı. İkinci başlık ise İsa Peygamber’in kimliğine dair anlayışın netleştirilmesiydi. Bir taraf Hz.İsa’nın Tanrı olduğunu ifade ederken bir taraf ise Hz.İsa’nın Tanrı tarafından yaratılmış Tanrı’nın oğlu olduğunu ifade ediyordu. İznik’te varılan sonuç ise Mesih’e “Tanrı” denilebilecekti; hem de Hristiyan geleneklerinde geçerliliğini koruyor. İnanç metninde İsa Peygamber için “gerçek Tanrı’dan gerçek Tanrı, doğrulmuş, yaratılmamış, Baba ile aynı özden” ifadeleri yer alıyor.
Papa’nın gelişi neden bu kadar önemli?
Birinci İznik Konsilinin 1700.yıl dönümü vesilesiyle Papa 14. Leo’nun ziyareti basit bir ‘dini lider ziyareti’ olmasıdan çok, Türk devlet aklının Vatikan’ı ve Hristiyan dünyasını algılama biçimindeki radikal dönüşümü göstermektedir.
Fatih’ten Lozan’a
1054 tarihi Hristiyanlığın ilk büyük bölünmesi açısından önemlidir. Bizans’ta İstanbul Kilisesi (Fener Rum Patrikhanesi ifadesi Cumhuriyet Döneminde geldi.) ve Batı Roma Kilisesi birbirini aforoz etti. 1000 yıl sonra yani 1964’te aforozu kaldırdılar. 1204’te Dördüncü Haçlı Seferinde İstanbul’a gelen İstanbul’u yağmalayan Latinler (burada bir Latin Krallığı kurdular ve ortodoksların hiç unutamayacakları şekilde tahribat yarattılar.) Kiliselerini Katolik Kiliseye dönüştürdüler, papazlarını sürgün ettiler ve hatta bazılarını öldürdüler. Dolayısıyla halkın gözünde Katolikler hiç affedilmeyecek bir şey yaptılar. Bu olay Ortodoks dünyasında hiç unutulmadı. Tarihler 1453’e yaklaştığında;
“İstanbul’da Latin külahı görmektense, bir Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederim.”
-Grandük Lukas Notaras
1204’ten sonraki kiliseler karşılıklı olarak birleşmek için birçok defa girişimde bulundular. Çünkü o tarihten sonra Bizans Osmanlı Devleti’nin karşısında yavaş yavaş küçülüp toprak kaybetmeye başladı. Türklerden sıkışan İstanbul Kilisesi kendisini tehdid altında hissettiği için Batı’dan yardım talebi bulunduğunda her defasında Batı kilisesi Ortodoksların Katolikliğin inancını benimseyip Papa’yı kabul etmesini istemişlerdir. 1439’da İkinci Murad’ın İstanbul’un kapısına dayanmasıyla birlikte tehdid daha da büyümüş ve böylece Floransa Konsili yapılmıştır. Ortodokslar Katoliklerin hakimiyetini kabul edip Papa’nın otoritesini kabul ettiler. Sonrasında Fatih tarafından İstanbul fethedilince Ortodoksluk ihya edildi ve böylece tekrardan Ortodoksluk varlığını tekrar kazandı. Osmanlı tarihi boyunca patrikler devletin otoritesini taşrada sağlamakla yükümlüydüler. Osmanlı Dönemde bazen düzeni sağlayamadıkları dış güçlerle ittifak ettikleri gerekçesiyle bazı patrikler idam edilmiştir.
1919 işgal döneminde Patrikhane işgal güçleriyle ittifak kurdu bu durum cumhuriyetin kurucu isimleri tarafından doğal olarak kabul edilmedi ve Lozan’da Patrikhane’nin yurtdışına çıkarılması gerektiği söylendi. Atatürk’ün nutkunda “bir fesat ve hıyanet ocağı” dediği mesele bu dönemle ilgilidir. Lozan’daki görüşmelerde birçok devletin karşı çıkmasıyla yurtdışına çıkarılamadı fakat ruhani yetkilerle sınırlandırıldı. Daha önce ruhani yetkinin dışında eğitim, hastane işleriyle meşguldü ama Lozan Antlaşmasıyla birlikte bu yetkiler sınırlandırıldı.(İnci, 2025)
Fener Patrikhanesi, Lozan’da anlaşma maddeleri arasında yer almamakla birlikte zaman zaman görüşmelerin kesilmesine sebep olabilecek kadar önem arz eden bir gündem maddesi oluşturmuştur. Lozan’da Alt Komisyonlarda durumu sert tartışmalarla görüşülen Patrikhane, bütün siyasi ve uluslararası aktivitelerinden arındırılarak Türkiye’de kalan Rumların dini liderliği gibi bir konumu üstlenmesi anlaşması ile sınır dışı edilmekten kurtulmuştur. Barış görüşmelerinden sonra eski konumuna dönmek için adımlar atmaya çalışmışsa da, Lozan’da anlaşmaya varılan konumu yazışmalarda vurgulanarak engellenmiştir. Patrikhane’nin bu konumu Athenegoras’ın patrik olmasına kadar devam etmiş, devam eden süreçte devletle olan ilişkilerinde daha yumuşak bir politika izlenmiştir. Halen AB Kriterleri bağlamında Ekümeniklik unvanını kullanmakta, Türk vatandaşı olmayan kişilerden Sen Sinod’a üyeler atanmakta, bulunduğu fili konum Lozan Anlaşmalarıyla zıt bir görünüm sergilemektedir (Baş,2018).
Papa’nın İznik’i ziyaret etmesiyle birlikte, Katolik Kilisesi’nin başı olan Papa’nın, Ortodoks dünyası için büyük öneme sahip İznik’te bulunması, patrikhanenin Lozan’da belirlenen sınırlarda dolanmakta ve çelişmektedir.
Papanın gelip İznik’te (Ortodoks dünyası için önemli bir yerde) bulunması, Batı’nın Rusya’ya (Ortodoks dünyasının diğer liderine) karşı bir ‘dini NATO’ kurma çabasıdır. Türkiye, Ukranya-Rusya Savaşında denge politikası güderken, Vatikan’ın bu siyasi şovuna ev sahipliği yaparak tarafszılığını riske atmakta ve Rusya ile ilişkilerinde gerilim hattı yaratmaktadır. (Gedikli, 2025)
Papa 14. Leo’nun İznik ziyareti, Türk dış politikasında savunmacı reflekslerden proaktif diplomasiye geçişin çarpıcı bir örneği olsa da beraberinde getirdiği jeopolitik maliyetler ve egemenlik riskleri göz ardı edilemez. Tarihsel süreçte “teolojik rakip” ve “güvenlik tehdidi” olarak kodlanan Papalık makamının bugün “devlet konuğu” olarak ağırlanması, Türkiye’nin özgüvenini yansıttığı kadar Lozan dengeleri üzerinde yürütülen tehlikeli bir cambazlığı da işaret etmektedir. Türkiye’nin bu ziyaretten elde etmeyi umduğu yumuşak güç ve turizm kazanımları, Patrikhane’nin statüsü üzerinden iç egemenliğin aşınması ve Rusya ile yaşanabilecek “teolojik gerilim” ihtimaliyle karşılaştırıldığında Türkiye’nin tehlikeli bir konjonktürel pozisyon aldığını göstermektedir. Dolayısıyla bu ziyaret, sadece dinî bir anma töreni değil, Türkiye’nin Batı’nın “Dinî NATO” projesi karşısında kendi egemenlik kodlarını ve bölgesel tarafsızlığını koruyup koruyamayacağının da tarihsel bir sınavı olacaktır. (Gedikli, 2025)