Kategori: Genel

  • AB ve ÜLKEMİZDEKİ GÖÇMEN POLİTİKALARI HAKKINDA

    Baran Deniz Şimşek

    AB ve üye devletleri , etkili, insancıl ve güvenli bir Avrupa göç politikası oluşturmak için çabalarını yoğunlaştırıyor . Avrupa Konseyi, stratejik öncelikleri belirleyerek bu çabada önemli bir rol oynuyor.AB Konseyi, bu önceliklere dayanarak eylem hatları belirler ve AB üyesi olmayan ülkelerle müzakereler için yetki verir. Ayrıca mevzuat kabul eder ve belirli programlar tanımlar. Son birkaç yıldır Konsey ve Avrupa Konseyi, göç baskısına karşı güçlü bir yanıt geliştirmiştir.

    ENTEGRE SİYASİ KRİZ MÜDAHALESİ (IPCR)

    Entegre siyasi kriz müdahale (IPCR) düzenlemeleri,  büyük ve karmaşık krizler için AB siyasi düzeyinde hızlı ve koordineli karar alma süreçlerini desteklemektedir.

    ster doğal ister insan kaynaklı olsun, bir kriz veya felaket meydana geldiğinde, AB yardım sağlamak ve durumu çözmek için çeşitli sektörel kriz müdahale mekanizmalarını kullanabilir.Entegre siyasi kriz müdahale (IPCR) düzenlemeleri, terör eylemleri de dahil olmak üzere büyük ve karmaşık kriz durumlarında AB siyasi düzeyinde hızlı ve koordineli karar alma süreçlerini desteklemektedir.Bu mekanizma aracılığıyla, Konsey başkanlığı, aşağıdaki unsurları bir araya getirerek krize yönelik siyasi yanıtı koordine eder:

    -AB kurumları

    -etkilenen üye devletler

    -diğer önemli aktörler

    TÜRKİYE ve AB ARASINDAKİ GÖÇMEN ANLAŞMASI

    Türkiye ile AB arasındaki göçmen anlaşması 18 Mart 2016’da Türiye-AB zirvesi sonrası yürürlüğe girdi. Anlaşma kamuoyunda ’18 Mart Mutabakatı’, ‘Göçmen Mutabakatı’ olarak biliniyor.Yetkililer daha önce 15 Kasım 2015 ve 29 Kasım 2015 zirvelerinde bir araya gelmiş ve Suriye’deki iç savaştan kaçan mültecileri kabul eden Türkiye’nin desteklenmesi, AB’ye yönelik düzensiz göç akınının önlenmesine ilişkin işbirliğini öngören Ortak Eylem Planı’nın uygulanması kararı alınmıştı.Yukarıda da bahsettiğimiz üzere IPCR politikası kapsamında yapılan bu anlaşma AB ülkelerinin düzensiz göç ve mülteci akınını engellemek üzere harekete geçtiği AB üyesi olmayan ülkemiz ile AB’ye düzensiz göç akımı oluşmaması için coğrafi konumu gereği Ortadoğu ile Avrupa Kıtası arasındaki tampon bölge olmasından dolayı IPCR kapsamında savaştan kaçan mülteciler ve düzensiz göçmenlerin Türkiye tarafından ülkeye alınmasını destekleyerek kendileri açısından olan göçmen sorununu çözmeyi hedeflemiştir.18 Mart 2016’daki zirvede düzensiz göçün sona erdirilmesi için anlaşmaya varılan ek maddeler şunlardı:

    -20 Mart 2016 itibariyle Türkiye’den Yunan adalarına geçen tüm yeni düzensiz göçmenler Türkiye’ye iade edilecek. Yunan adalarına ulaşan göçmenler, usulüne uygun olarak kayıt altına alınacak ve sığınma başvuruları UNHCR (BM Mülteciler Yüksek Komiserliği) ile işbirliği içinde bireysel olarak işleme konulacak. Dayanaktan yoksun ya da kabul edilemez bulunanlar Türkiye’ye iade edilecek. Düzensiz göçmenlerin iade işlemlerinin masrafları AB tarafından karşılanacak.

    -Korunmaya muhtaç gruplara yönelik BM kriterleri doğrultusunda, Yunan adalarından Türkiye’ye iade edilen her bir Suriyeli için Türkiye’den bir diğer Suriyeli AB’ye yerleştirilecek (1’e 1 formülü). İlk etapta 18 bin kişi yerleştirilecek, daha sonra ilave en fazla 54 bin kişi gönüllülük esasına göre yerleştirilecek.

    -Türkiye, AB’ye yönelen yeni düzensiz göç güzergahlarının oluşumunu engelleyecek, deniz ve kara güzergahlarını önlemek için her türlü tedbiri alacak ve bu doğrultuda AB’nin yanı sıra komşu devletlerle de işbirliği yapacak.

    -Düzensiz geçişler sona erdiğinde ya da ciddi şekilde azaldığında AB üye devletlerinin gönüllülük esasına dayanarak katkıda bulunacakları Gönüllü İnsani Kabul planı devreye sokulacak.

    -2016 yılı Haziran ayı sonuna kadar tüm kıstasların karşılanması şartıyla Türkiye lehine vize kolaylığı ve vize muafiyeti hususları değerlendirilecek, hız verilecek.

    -AB, Türkiye için Sığınmacı Mali İmkanı kapsamında başlangıç olarak tahsis edilen 3 milyar euronun ödenmesini hızlandıracak ve 2016 Mart ayı sonundan önce geçici koruma altındakilere yönelik projelerin finansmanı sağlanacak. Kaynaklar tamamıyla kullanılma aşamasına yaklaştığında ve yükümlülükler karşılandığında AB, Sığınmacı Mali İmkanı çerçevesinde 2018’in sonuna kadar 3 milyar euroluk ilave bir fonu devreye sokacak.

    DÜZENSİZ GÖÇMENLERİN ÜLKEMİZE ETKİLERİ

    Bu anlaşma neticesinde ülkemize kültür ve yaşam tarzı bakımından çok farklı biçimde yaşayan ve ülkelerindeki savaştan muzdarip olan milyonlarca göçmen Türkiye Cumhuriyetine yerleşmiştir. Savaştan kaçarak yaşam haklarını ve vücut bütünlüğünün dokunulmazlığını korumak gibi temel haklarını korumak ve yaşamak için ülkemize gelen göçmenlerin büyük bir kısmı çeşitli işlerde çalışıp sağlıklı bir düzenle hayatlarını sürdürürken ; maalesef düzensiz göçlerin artmasıyla ülkemizdeki fiziki şiddet ve cinsel saldırı suçlarında da artışa yol açmıştır.

    Sonuç:Ülkemiz açısından on yıldan uzun süredir gündemimizde olan göçmen politikaları ve yaşanan somut olaylar silsilesi kendi toplumumuzdan önce AB Ülkelerini korumaya yönelik olup şahsımca kendi vatandaşını ikinci plana atmıştır.

    Vatandaşlarımızın bu sürece yer yer irili ufaklı tepkileri olmuştur. Umarız vatandaşlarımızın da öncelikli olduğu bir politika ile bu durumun ve coğrafi konumumuz gereği bundan sonra yaşanacak düzensiz göçlerin daha vatandaşı düşünen bir politika ile işlenmesine şahitlik ederiz.

    Kaynakça:https://www.consilium.europa.eu/en/policies/eu-migration-policy/

  • Hitler Karşısında Batı’nın Tavizi: Münih Konferansı Üzerine Bir İnceleme

    Baran Deniz Şimşek ve Kerem Uygunpolat

    Münih Antlaşması, yatıştırma politikası eylemleriyle yeni bir dünya savaşını önlemek ve Nazi Almanyası lideri Adolf Hitler’in (1889-1945) izlediği yayılmacı toprak genişleme politikasına son vermek amacıyla, Bitanya, Fransa, İtalya ve Almanya liderlerinin katıldığı Münih Konferansı sırasında, 30 Eylül 1938 tarihinde imzalanmıştı. Bu antlaşma ile Çekoslovakya’ya bağlı Südet Bölgesi (Sudetenland) Almanya’ya devredilmiştir.

    SÜDET KRİZİ

    Adolf Hitler , Südet bölgesinde yaklaşık üç milyon Alman kökenli insanın yaşadığı Çekoslovakya’ya imrenerek bakıyordu . Nisan ayında , Alman Silahlı Kuvvetleri Yüksek Komutanlığı başkanı Wilhelm Keitel ile Südet bölgesinin ele geçirilmesinin kod adı olan “Yeşil Vaka”nın siyasi ve askeri yönlerini görüştü. “Herhangi bir sebep veya gerekçe olmaksızın, aniden” yapılacak sürpriz bir saldırı reddedildi çünkü bunun sonucu “kritik bir duruma yol açabilecek düşmanca bir dünya kamuoyu” olacaktı. Bu nedenle, kararlı eylem ancak Çekoslovakya içindeki Almanların siyasi ajitasyon dönemi ve diplomatik çekişmelerden sonra gerçekleşecekti; bu çekişmeler daha da ciddileştikçe, ya savaş için bir bahane oluşturacak ya da Almanların yaratacağı bir “olay” sonrasında yıldırım hızıyla yapılacak bir saldırıya zemin hazırlayacaktı. 

    MÜNİH KONFERANSINDA YAŞANANLAR

    Avrupa, son anda savaşın eşiğinden dönmüştür. Gece geç vakitlere kadar Hitler ve Chamberlain telgraf alış verişinde bulunmuşlardı. Hitler, Almanya’nın Südet Bölgesini almak istediğini, ancak Çekoslovakya’nın geri kalanının bağımsızlığını garantileyeceğini önermiştir. İtalya’nın zayıf yeniden silahlanma durumu göz önüne alındığında savaşı geciktirmek isteyen Mussolini’ye bir telegraf gönderilmiş ve Hitler, Münih’te bir konferans düzenlemeye ikna edilmiş ve böylece İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya liderlerinin krizi diplomasi yoluyla çözmek üzere son bir şansa sahip olmaları istenmişti. Hitler, Mussolini’nin önerisini kabul etmiş, Münih Konferansı, 29 Eylül 1938 tarihinde, Münih’te Führerbau binasında düzenlenmiştir. İzolasyonist bir politika izleyen Amerika Birleşik Devletleri (ABD) katılmamış, ne SSCB ne de Çekoslovakya davet edilmişti. SSCB Kızıl Ordu’nun büyük çaplı tasfiyesinden sonra, askeri açıdan herhangi bir işe yaramayacak kadar zayıf olarak değerlendirmişti. İngiltere Başbakanı Chamberlain, SSCB lideri Joseph Stalin’e (1878-1953) güvenmiyordu. Çekoslovak hükümetinin pozisyonu zaten beliydi.İzlenen yatıştırma politikası artık en zor sınavından geçiyordu. Dünya liderleri, 1935 yılından beri, Hitler’in bu son toprak gaspının en sonuncu olmasını umuyorlardı. Bir Dünya savaşından kaçınmak mutlak öncelikti, ancak ne pahasına olursa olsun değildi. Çekoslovakya açısında, Südet Bölgesinin elden çıkarılacak kadar ucuz olduğu düşünülmüyordu. Yatıştırma politikasına şiddetle karşı çıkan bir azınlık da vardı; özellikle de geleceğin İngiliz Başbakanı Winston Churchill (1874-1965). Yatıştırma politikasının gerçek başarı şansının düşük olduğunu düşünenler bile en azından ülkelerine, yeniden silahlanma için, değerli zaman kazandıracağını umuyorlardı. En önemlisi, İngiltere ve Fransa’daki kamuoyu sadece savaş fikrine değil, yeniden silahlanmaya bile karşıydı. Bu bağlamda, Münih Anlaşması herkes için bir rahatlama sağlamıştı, belki de ekonomisi ve silahlı kuvvetleri henüz savaşa hazır olmayan Hitler için bile.Gördüldüğü üzere Hitler’in de silahlı kuvvetlerinin hazırlığı ve sadakati konusunda sorunları vardı. Hitler, konferans günü sabahı Münüh’e giden trende Mussolini ile buluşmuştu, İtalyan lider de Hitler’le aynı fikirdeydi; şöyle ki, o gün ne karar verilirse verilsin, “Fransa ve İngiltere’ye karşı yan yana savaşmamız gereken zaman gelecek”. Önemli görülen diğer bir konu; Başbakanlar Daladier ve Chamberlain’ın konferans öncesinde böylesi bir istişarede bulunmamış olmalarıydı. İkisi de vicdanlarının sesini dinlemiş, Versay Antlaşmasında söz verildiği üzere, bölge kaderinin tayin hakkı için plebisitin hiç almamış olması nedeniyle Südet Bölgesini yasal olarak teslim edebileceklerine ikna edilmişlerdi. O an için, Münih’te dört lider de olası bir savaşı ertelemekten ve her ne pahasına olursa olsun, ertelemekten fazlasıyla memnun kalmışlardı. İronik bir şekilde, savaşa hazır olan tek devlet, orada olmayan Çekoslovakya idi.Münih Konferansında, tercüman Dr. Schmidt ifadesine göre, her bir liderin, oldukça gayrı resmi ve misafirperver bir atmosferde, sırasıyla konuşmasını yapması sağlanmış olmasıydı. Konferans toplantısı, Mussolini’nin, günün erken saatlerinde Hitler’in kendisine önermesini söylediğini bildirmesiyle birlikte birkaç saat sürmüştü. Kısacası, Hitler’e tam olarak istediklerini elde etmişti. Münih Anlaşmasının düzenlenen belgeleri, katılımcı taraflarca (Almanya, Fransa, İtalya ve Britanya) 30 Eylül sabahı, saat 01’de imzalanmıştır.

    MÜNİH ANLAŞMLASININ MADDELERİ

    -Südet Bölgesi, 10 Ekim gününe kadar, Almanya bünyesine katılacak

    Uluslararası bir komisyon, Almanya’nın yeni genişletilmiş sınırlarını tanıyacak

    -Çekler, 10 Ekim gününe kadar, Südet Bölgesini terk edecek ve bölge kaynakları ellerinden alınacak

    -Çekoslovakya’nın geri kalanına bağımsızlık güvencesi verilecek ve plebisit yapılacak.

    -Almanya ve İtalya yeni sınırları tanıyacaklar, Çekoslovakya’nın geri kalan topraklarına yönelik, gelecekte herhangi bir saldırganlığa karşı garanti altına alma sözü verecekler.

    Konferans sonrasında oluşan atmosfer neredeyse neşeli seyretmişti. Fransa Başbakanı Daladier, Nazi liderine savaş anekdotları ve İngiltere Başbakanı Chamberlain’e de balıkçılık hikâyeleri anlatmıştı, ancak “Hitler, her ikisine karşı küçümseme duygusuyla doluydu ve daha sonra onlara “küçük solucanlar” demiştir. İki Çekoslovak diplomat, Büyük Güçlerin ülkeleri konusunda ne yapmaya karar verdiklerini anlamak üzere Münih’e davet edilmişlerdi. Çekoslovakya halkı kendisini tamamen ihanete uğramış olarak hissetmiştir. Hitler, her şeyi taçlandırmak üzere son bir gösterişle, Başbakan Chamberlain’ın hazırladığı ve İngiltere ile Almanya’nın asla birbirlerine karşı savaşa girmeyeceklerine dair söz verdikleri belgeyi gönüllü olarak imzalamıştı.

    MÜNİH ANLAŞMASININ SONUÇLARI

    İngiltere Başbakanı Chamberlain, memleketine döndüğünde, İngiliz halkına gururla “şerefli bir barış” ve “zamanımızda barış” elde ettiğini ilan etmiştir . ABD Başkanı Roosevelt, “iyi adam” diyen bir telgraf göndermişti . Chamberlain, Nobel Barış Ödülü’ne bile aday gösterilmişti. Belki de gelecekteki olaylar göz önünde alındığında ödüllü kazanamamıştır. 1938 yılı Nobel Ödülü, Norveçli kutup gezgini Fridtjof Nansen’ın (1861-1930) kurmuş olduğu, mültecilere yardım etmeye adanmış bir organizasyona verilmişti. Başbakan Daladier de rahatlamış ve çoşkulu kalabalıklarca memleketinde karşılanmıştı. Hitler de, Berlin’de neşeli bir geçit töreni ile karşılanmıştı. Almanya’nın gelecekteki silahlanma Bakanı Albert Speer’e göre Hitler’in takipçileri “liderlerinin yenilmezliğine artık tamamen ikna olmuşlardı” . Alman propanda Bakanı Goebbels de daha ayık bir şekilde şöyle bir ifade kullanmıştı: “hepimiz dipsiz bir kuyunun üzerinde bir ipte asılıydık, şimdi artık ayaklarımızın altında yeni bir zemin var… herkes barışı korumaktan çok mutlu”. Günlük yazarı Yahudi Victor Klemperer bile 05 Ekim tarihli yazısında Hitler’in stratejik bir harika yarattığını kabul etmişti: “Münih, Hitler’in Austerlitz’i olmuştur.Yani; Napolyon Bonapart’ın (1769-1821) 1805 yılında Austerlitz Muharebesinde kazandığı büyük taktik zaferine bir gönderme.Südet Bölgesi, 05 Ekim 1938 tarihinde Almanya topraklarına dâhil edilmiş ve Henlein Gauleiter bölge valisi olarak atanmıştı. Polonya, Ekim ayının ikinci haftasında, Teschen Bölgesinin doğu kısmını ele geçirmişti (Çekler için Cesky Tesin, Polonyalılar için Ciesyn). Slovakya, 14 Mart 1939 tarihinde bağımsızlığını ilan etmiş – Hitler, bu hareketi Çekoslovakya’yı parçalamanın bir yolu olarak teşvik etmişti – ancak Başkan Josef Tiso (1887-1947) yönetimi döneminde Almanya’nın adeta müşteri devleti haline gelmişti. Alman askeri güçleri, “düzeni yeniden sağlamak üzere davet edildikleri” gerekçesiyle 11 Mart günü bölgeye girmişlerdi. Macaristan, Rutenya’nın Güney kısımını ve Slovakya’nın Güneydeki bir kısmını ele geçirmişti – bu alanların her ikisinde de büyük oranda veya çoğunlukla Macar nüfusu vardı. Münih süreci, aslında Çekoslovakya’yı kurtarmamış, aksine yok etmiştir.Geçmişe dönük sonradan yapılan bir değerlendirmeye göre, Münih Anlaşmasının aslında bir hata olduğu anlaşılmıştır. Almanya’nın daha da güçlenmesinden önce Hitler’in reddedilmesi kaçırılmış bir fırsat olmuştur. Robert Boothby’nin özlü bir şekilde ifade ettiği gibi: “Münih süreci, İngiliz ve Fransız tarihinin en büyük felaketlerinden biridir”. Önemli bir durum olduğu için belirtmekte fayda vardır; tarihçi A.J.P. Taylor’ın ifade ettiği gibi, “Münih politikası zaten başarısızlıkla sonuçlanacaktı, taraflar bunun başarısız olacağını beklediklerini duyuruyorlardı. Aslında hiçbir taraf, daha sonra iddia edildiği üzere, açık görüşlü değildi”. Tarafların bu aldanma hali, Hitler’in Münih sürecinde gerçek başarısı olmuştur. Oysa İkinci Dünya Savaşı (1939-1945), Almanya’nın neredeyse tamamen yok edilmesiyle sonuçlanacaktı, bundan dolayı da, Hitler’in sahte bir zaferi söz konusudur. Sonuç olarak Çek Südet Bölgesi Almanya’ya devredilmiş, Çeklerin bölgeyi terk etmesi, Stalin’in Almanya ile ittifak yapmaya zorlanması ve Hitler’in bu yatıştırma politikasından cesaret alarak Çekoslovakya’nın geriye kalan toprakları ele geçirip Polonya’ya saldırması ve böylece İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması şeklinde olmuştur.

    Sonuç:Günümüz modern batı dünyasının öncü ülkelerinin birinci dünya savaşındaki pirus zaferlerinin üstüne savaştan kaçınmak adına günümüz uluslararası hukukun kutsal sayılan ilkelerinden devletlerin bağımsızlığı ve bütünlüğü ilkesini ayaklar altına alarak gözünü kan bürümüş bir dikdatörün yayılma arzusuna boyun eğmiş hatta o dönem İngiltere Başbakanı Chamberlain’in ülkesine döndüğünde anlaşmayı eliyle yukarı kaldırıp bir zafer gibi nitelendirmesi ironik bir şekilde bir yıl sonra Almanya’nın Polonya’yı işgaliyle ikinci dünya savaşına yol açmıştır. Daha sonrasında İngiltere Başbakanı olacak olan Winston Churchill’in Chamberlain’e hitaben söylediği şu söz çok ünlüdür: “Savaş ile onursuzluk arasında bir seçim yapmanız gerekiyordu. Onursuzluğu seçtiniz ve savaşı bulacaksınız.”

    Kaynakça:https://www.worldhistory.org/trans/tr/1-22821/munih-antlasmasi/

  • Rusya-Ukrayna Kuzeyimizdeki Savaş

    Şu sıralar sıkça gündemde olan ateşkes görüşmelerinden ve Karadeniz’de vurulan ticaret gemilerinden, kuzeyimizde Karadeniz’in diğer kıyısında yıkıcı bir savaşın sürdüğünü biliyoruz. Bu yazıyı, Ukrayna ve Rusya arasında süren bu savaşı; tarafların kimlikleri, sorunları ve yaşadıkları üzerinden genel bilgiler vererek değerlendirmek amacıyla yazdım.

    Aslında iki tarafın kimliklerinin ortaya ilk çıkışı 9. yüzyılda olur. 9. yüzyılda, ironik şekilde İskandinav olan Varangian prensi Rurik, bugünkü Rusya ve Ukrayna topraklarına gelerek buradaki Slavları birleştirir ve ilk büyük Slav devleti olan Kiev Rus Devleti’ni kurar. Kiev Rus Devleti, 10. yüzyılda Büyük Vladimir döneminde altın çağına ulaşır. Vladimir, hem kendisi hem halkı ile birlikte Ortodoksluğa geçer. Devletin sınırları kuzeyde Beyaz Deniz’e güneyde Kırım’a uzanır. Bu devlet, bugün hâlâ hem Rusların hem de Ukraynalıların kabul ettiği başlangıç noktasıdır. İki millet arasındaki ayrışma da bu devletin parçalanmasıyla oluşur.

    13. yüzyıldaki Moğol ve Kıpçak akınlarına dayanamayan Kiev Rus Devleti parçalanır ve knezlikler dönemi başlar. Kuzeyde Novgorod ve Moskova’daki Ruslar güçlü liderlerle etkisini ve topraklarını genişletirken, Ukrayna Osmanlılar ve Polonyalıların da bölgeye gelmesiyle büyük güçlerin yayılma alanı olarak kalır ve sürekli el değiştirir.

    17.yüzyılda Ukrayna topraklarını ele geçiren bir cossak lordu Rusya’ya katılma kararı alır ve Ukraynalılar Rus Çarlığı altında yaşamaya başlar. Fransa’daki ihtilalden sonra tüm Avrupa devrimcilik ve ulusçuluk ateşiyle tutuşur. Bu ateşten Ukraynalılar da nasibini alır ve Ukrayna’da, Ukraynalıların Ruslardan bağımsız, ayrı ve farklı bir millet olduğu fikri popülerlik kazanır. Ruslar bu fikre karşı bir tezle müdahale etmeye çalışır. Rus tezine göre Ukraynalılar da bir Rus milletidir.

    1917’de Rusya’da Çarlık devrilir. Ukrayna, bağımsızlığına kavuşacak iken bu seferde Çarlığı deviren Kızıl Rusların Kızıl Ordusu tarafından işgal edilir. Sovyet Rusya, Ukrayna’da bir Sovyet rejimi kurar ve yönetimini Moskova’ya bağlar. Ukraynalılar en kötü günlerini Sovyetler Birliği’nde Stalin lider olunca yaşar. Stalin, meşhur paranoyasının da etkisiyle Ukrayna elitinin milliyetçi fikirleri yaydığını iddia eder ve Ukrayna elitini Sibirya sürgününe yollar.

    Ama Stalin tatmin olmaz. Ukraynalı çiftçilerin tek geçim kaynağı olan tahılın dış pazarda satılmasının komünist ilkeye uymadığı gerekçesiyle yasaklar. Ukraynalılar tahılını satamaz ve açlık başlar. Açlık, kıtlığa dönüşür ve milyonlarca Ukraynalının açlıktan öldüğü Holodomor felaketi yaşanır. Felaket, Ukrayna’da travmanın yanında anti-Rusçuluğu ve Ukrayna milliyetçiliğini körükler.

    Hatta 1941’de Nazi Almanyası, Barbarossa Harekâtı (Almanya’nın SSCB’yi işgal planı) ile Rusya’nın üçte birini ve Ukrayna’yı işgal edince, Ukraynalılar ilk başta sevinçle karşılar; tabii Nazilerin Sovyetlerden daha iyi olmadığını anlayınca hayal kırıklığı yaşarlar. Daha fenası, kendi topraklarını savaş alanının tam ortasında bulurlar. Almanya ve Rusya arasındaki savaş, Ukrayna’yı 1941–1944 yılları arasında savaş alanına çevirir. Sovyetlerin savaşı kazanmasıyla Avrupa’nın ortasına Demir Perde iner. Ukrayna, Sovyet Rusya’nın boyunduruğunda 1991’de Sovyetler dağılana kadar yaşar.

    1991’de Sovyet cumhuriyetleri birer birer bağımsızlıklarını ilan ederler. Ukrayna da bunlardan biri olur. Ruslar, Yeltsin’in öncülüğünde demokratik bir Rusya Federasyonu kurar. Yeltsin’in yeni Rusyası Batı ile iyi ilişkiler kurar. Yine bu dönemde Rusya ve Ukrayna birbirlerinin bağımsızlığını tanır.

    Ama iki devletin birbirine hoşgörüsü fazla uzun sürmez. Rus Çeçen Savaşı’ndaki sert ve kararlı tutumuyla popülerliği artan Putin, Rusya’da seçimleri kazanır ve Putin dönemi başlar. Putin dış politikada radikal bir değişime gider. Putin için öncelik büyük ve güçlü Rusya’dır. Putin’in agresyon politikasının ilk kurbanı komşumuz Gürcistan olur. Putin, 2008’de Gürcistan’ın Abhazya ve Osetya bölgesindeki iç karışıklıkları bahane ederek bu bölgeleri işgal eder.

    Suriye’de ve Afrika’da askerî üsler kurarak etki alanını genişletir. Ukraynalılar, yanı başlarındaki Rus yayılmacılığına karşı Batı yanlısı siyasetçilere sempati duymaya başlar, Avrupa Birliğine katılım dillendirilir.

    Ama yapılan 2010 seçimlerinde Rus yanlısı lider üstün çıkar. Rus yanlısı lider, AB ortaklık antlaşmaları sürecini askıya aldığını duyurunca Ukrayna halkı sokağa dökülür. Protestolar kısa sürede yüz binlerin katılımıyla devrime dönüşür. Sürecin sonunda Rus yanlısı lider, Ukrayna Parlamentosu tarafından görevinden alınır. Putin, tepki olarak eylemi kınamakla falan uğraşmaz; doğrudan Ukrayna’nın Kırım bölgesini işgal eder. İşgal, BM tarafından kınanır.

    8 sene boyunca kendi toprağı Rus işgali altında olan Ukrayna, NATO’ya katılmayı dillendirmeye başlayınca Putin bunu Rusya’nın egemenlik ihlali olarak nitelendirir ve harekete geçmeye karar verir. Ama sebep sadece NATO değildir; Putin, Ukrayna’nın mukavemet göstermeyeceğini düşünür.

    2022 Şubat ayında Putin, “özel askerî operasyon” adı altında Ukrayna’ya saldırdığını tüm dünyaya televizyondan ilan eder.

    Rus Genelkurmayı’nın benimsediği manevra savaşı doktrini uyarınca Rus orduları, zırhlı kuvvetlerle Ukrayna içlerine manevralar icra ederek hızlıca kilit bölge ve şehirleri alacak, böylece Zelenski hükümeti teslim olmaya zorlanarak savaş kazanılacak ve Rus yanlısı bir hükümet başa getirilecekti. Putin ve Rus ordusu, harekâtın dört gün veya bir hafta içerisinde bitmesini umuyordu.

    Rus ordusu, Şubat 2022’de işgali dört ana taarruz grubu ile başlattı. Kuzey işgal grubu kuzeyden Kiev’e ilerledi, kuzeydoğu işgal grubu da kuzey işgal grubunu desteklemek için Kiev’e doğudan yöneldi. Güneydoğu işgal grubu, 2014’ten beri Rus yanlısı ayrılıkçıların zaman zaman Ukrayna güçleriyle çatıştığı Donbass bölgesini ele geçirmeye çalıştı. Güney işgal grubu ise Kırım’dan kuzeye, Herson şehrine ve Dinyeper Nehri’ne yöneldi.

    Putin ve Rus ordusunun hesaplayamadıkları ise Ukrayna ordusunun sert mukavemeti oldu. Zaten 2014’teki krizden beri Ukrayna ordusu, Batı menşeli tanksavar sistemleri ile envanterini donatarak olası Rus işgaline karşı hazırlanmıştı. Üstüne bir de tam ölçekli işgalin başlamasıyla tüm Avrupa Birliği ve Biden Amerikası, Ukrayna’ya hem askerî hem ekonomik yardımlar göndermeye başladı.

    Ukrayna ordusu, Rus kuzey ve kuzeydoğu ordu gruplarını Kiev’in yakınlarında durdurmayı başardı; hatta cephe gerilerine sızmalar icra ederek iki ordu grubunu da sınırın gerisine çekilmeye zorladı. 2022 bitmeden Zelenski, kuzey ve kuzeydoğu sınırlarının tamamen kurtarıldığını açıkladı. Buna karşın savaş, güneyde Dinyeper’de ve doğuda Donbass’ta şiddetini artırdı.

    Kayıpların fazlalığına orantısız biçimde çok az toprak ele geçiren Rus ordusu, manevra doktrinini terk edip yıpratma savaşına yöneldi. 2022 sonlarından itibaren yıpratma savaşının bir ürünü olarak Ukrayna’nın cepheleri topçularla bombardımana tutulurken, Ukrayna şehirleri ve altyapıları da vurularak Ukraynalıların moralinin tükenmesi umuldu. Ukraynalılar da misilleme olarak kamikaze dronlarla Rus şehirlerine saldırdı. Savaş çirkinleşti.

    Milyonlarca Ukraynalı (yaklaşık 7 milyon) Avrupa’ya mülteci olarak göç etti. Ukrayna ordusu, cepheye gönderecek asker bulmakta zorlanmaya başlayınca Ukrayna inzibatının Kiev sokaklarında yetişkin erkekleri toplayıp götürdüğü videolar medyada görülmeye başlandı. Rus ordusu da daha iyi durumda değildi. 2023 te Rus ordusundaki paralı asker grubu Wagner ve Wagner’in lideri Prigojin, isyan ederek Moskova’ya yürümeye başladı. Savaşın ortasında darbe tehlikesi geçiren Putin, sürecin sonunda Prigojin’i ve Wagner’i tasfiye etti.

    Rusya daha beterini 2024 sonunda yaşadı. Ukrayna ordusu, doğuda ve güneyde savaşa devam ederken kuzeydoğuda, Rusya sınırları içindeki Kursk’a operasyon yaptı ve Kursk civarındaki köyleri işgal etti. Operasyonun taktiksel bir kazanımı olmasa da Rusya’yı ve Rus ordusunu mental açıdan zedelemesinin yanı sıra dünyada çizilen güçlü Rusya imajı zarar gördü. Putin, cepheye asker yetiştirmek için Afrika ve Suriye’deki üslerinden çekilmeye başladı. Rusların çekilmesi, savaş alanı olan bu ülkelerde belirleyici sonuçlara sebep oldu.

    Rusya’nın savaşın başındaki temel planı, kısa süre içinde Kiev’e girerek Ukrayna’da Rusya yanlısı bir yönetim tesis etmekti. Bu plan, yaklaşık bir hafta içinde Ukrayna’nın siyasi olarak teslim olacağı varsayımına dayanıyordu. Ancak ana motivasyonlarının başarısız olduğu da açık. Hem Rus ordusunun beklenen hız ve etkinliği gösterememesi hem de Ukrayna yönetiminin ayakta kalması, Rusya açısından yalnızca askerî değil, siyasi ve prestij kaybı oldu.

    Rusya’nın askerî ve siyasi enerjisini Ukrayna cephesine yoğunlaştırması, Rusya’nın desteğine bağımlı olan Esad rejiminin çökmesine ve Suriye’de muhaliflerin iktidara gelmesine sebep oldu. Savaş, ekonomi üzerinde de etkiler yarattı. Ukrayna’nın tahıl üretiminde kritik bir yere sahip olması ve savaş nedeniyle tahılın dış pazarlara ulaştırılamaması, gıda fiyatlarına dolaylı yoldan da altın fiyatlarına etki etti.

    Tahıl krizinin küresel ekonomilere etkisi, diplomatik girişimleri doğurdu ve hâlen devam eden süreçte ateşkes görüşmeleri zaman zaman gündeme geldi; ancak kalıcı bir sonuç üretilemedi. Putin’in Dışişleri Bakanı Lavrov’un, işgal edilen toprakların statüsünün tartışmaya açık olmadığı ve geri verilmesinin söz konusu olmadığı açıklaması ile Zelenskiy’nin ülkesinin toprak bütünlüğünden vazgeçmeyeceğini söylemesi, ateşkes görüşmelerini yokuşa sürdü.

    Her iki taraf da taviz vermeyi bir yenilgi olarak gördüğü sürece ateşkes zor bir ihtimal. Ama iki ülkenin de yaşadığı yıkım ve kayıpların büyüklüğüne bakılınca kimsenin bu maliyetli savaşı devam ettiremeyeceğini söylemek zor değil. Trump’ın her iki tarafa da baskısı ateşkese yaklaştırsada, Trump’ın Dışişleri Bakanı Rubio, “Ateşkesin yaşanması için önce tarafların istemesi gerekir” diyerek tarafların isteksizliğine vurgu yaptı. Tarafların sınırlı da olsa karşılıklı tavizler vermesi durumunda (ki açıklamalar tarafların taviz vermeye pek de hevesli olmadığını gösteriyor), ateşkes bugün bile hâlen bir ihtimal.

  • Papa’nın İznik Ziyareti

    İznik’in Önemi

    1700 yıl önce, Roma İmparatoru Konstantin döneminde, 325 yılında İznik’te düzenlenen İznik Konsili, kilise tarihinin en belirleyici dönüm noktalarından kabul edilmektedir. Bugünkü Hristiyan inancının temel bölümlerini şekllendiren Konsil iki temel konuya açık getirmişti. İlki Paskalya Yortusu’nun ortak bir tarihte kutlanmasıydı. Böylece en önemli Hristiyan Bayramı, tüm dünyada aynı gün kutlanmaya başlandı. İkinci başlık ise İsa Peygamber’in kimliğine dair anlayışın netleştirilmesiydi. Bir taraf Hz.İsa’nın Tanrı olduğunu ifade ederken bir taraf ise Hz.İsa’nın Tanrı tarafından yaratılmış Tanrı’nın oğlu olduğunu ifade ediyordu. İznik’te varılan sonuç ise Mesih’e “Tanrı” denilebilecekti; hem de Hristiyan geleneklerinde geçerliliğini koruyor. İnanç metninde İsa Peygamber için “gerçek Tanrı’dan gerçek Tanrı, doğrulmuş, yaratılmamış, Baba ile aynı özden” ifadeleri yer alıyor.

    Papa’nın gelişi neden bu kadar önemli?

    Birinci İznik Konsilinin 1700.yıl dönümü vesilesiyle Papa 14. Leo’nun ziyareti basit bir ‘dini lider ziyareti’ olmasıdan çok, Türk devlet aklının Vatikan’ı ve Hristiyan dünyasını algılama biçimindeki radikal dönüşümü göstermektedir. 

    Fatih’ten Lozan’a

    1054 tarihi Hristiyanlığın ilk büyük bölünmesi açısından önemlidir. Bizans’ta İstanbul Kilisesi (Fener Rum Patrikhanesi ifadesi Cumhuriyet Döneminde geldi.) ve Batı Roma Kilisesi birbirini aforoz etti. 1000 yıl sonra yani 1964’te aforozu kaldırdılar. 1204’te Dördüncü Haçlı Seferinde İstanbul’a gelen İstanbul’u yağmalayan Latinler (burada bir Latin Krallığı kurdular ve ortodoksların hiç unutamayacakları şekilde tahribat yarattılar.) Kiliselerini Katolik Kiliseye dönüştürdüler, papazlarını sürgün ettiler ve hatta bazılarını öldürdüler. Dolayısıyla halkın gözünde Katolikler hiç affedilmeyecek bir şey yaptılar. Bu olay Ortodoks dünyasında hiç unutulmadı. Tarihler 1453’e yaklaştığında;

    “İstanbul’da Latin külahı görmektense, bir Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederim.” 

    -Grandük Lukas Notaras 

    1204’ten sonraki kiliseler karşılıklı olarak birleşmek için birçok defa girişimde bulundular. Çünkü o tarihten sonra Bizans Osmanlı Devleti’nin karşısında yavaş yavaş küçülüp toprak kaybetmeye başladı. Türklerden sıkışan İstanbul Kilisesi kendisini tehdid altında hissettiği için Batı’dan yardım talebi bulunduğunda her defasında Batı kilisesi Ortodoksların Katolikliğin inancını benimseyip Papa’yı kabul etmesini istemişlerdir. 1439’da İkinci Murad’ın İstanbul’un kapısına dayanmasıyla birlikte tehdid daha da büyümüş ve böylece Floransa Konsili yapılmıştır. Ortodokslar Katoliklerin hakimiyetini kabul edip Papa’nın otoritesini kabul ettiler. Sonrasında Fatih tarafından İstanbul fethedilince Ortodoksluk ihya edildi ve böylece tekrardan Ortodoksluk varlığını tekrar kazandı. Osmanlı tarihi boyunca patrikler devletin otoritesini taşrada sağlamakla yükümlüydüler. Osmanlı Dönemde bazen düzeni sağlayamadıkları dış güçlerle ittifak ettikleri gerekçesiyle bazı patrikler idam edilmiştir. 

    1919 işgal döneminde Patrikhane işgal güçleriyle ittifak kurdu bu durum cumhuriyetin kurucu isimleri tarafından doğal olarak kabul edilmedi ve Lozan’da Patrikhane’nin yurtdışına çıkarılması gerektiği söylendi. Atatürk’ün nutkunda “bir fesat ve hıyanet ocağı” dediği mesele bu dönemle ilgilidir. Lozan’daki görüşmelerde birçok devletin karşı çıkmasıyla yurtdışına çıkarılamadı fakat ruhani yetkilerle sınırlandırıldı. Daha önce ruhani yetkinin dışında eğitim, hastane işleriyle meşguldü ama Lozan Antlaşmasıyla birlikte bu yetkiler sınırlandırıldı.(İnci, 2025)

     Fener Patrikhanesi, Lozan’da anlaşma maddeleri arasında yer almamakla birlikte zaman zaman görüşmelerin kesilmesine sebep olabilecek kadar önem arz eden bir gündem maddesi oluşturmuştur. Lozan’da Alt Komisyonlarda durumu sert tartışmalarla görüşülen Patrikhane, bütün siyasi ve uluslararası aktivitelerinden arındırılarak Türkiye’de kalan Rumların dini liderliği gibi bir konumu üstlenmesi anlaşması ile sınır dışı edilmekten kurtulmuştur. Barış görüşmelerinden sonra eski konumuna dönmek için adımlar atmaya çalışmışsa da, Lozan’da anlaşmaya varılan konumu yazışmalarda vurgulanarak engellenmiştir. Patrikhane’nin bu konumu Athenegoras’ın patrik olmasına kadar devam etmiş, devam eden süreçte devletle olan ilişkilerinde daha yumuşak bir politika izlenmiştir. Halen AB Kriterleri bağlamında Ekümeniklik unvanını kullanmakta, Türk vatandaşı olmayan kişilerden Sen Sinod’a üyeler atanmakta, bulunduğu fili konum Lozan Anlaşmalarıyla zıt bir görünüm sergilemektedir (Baş,2018).

    Papa’nın İznik’i ziyaret etmesiyle birlikte, Katolik Kilisesi’nin başı olan Papa’nın, Ortodoks dünyası için büyük öneme sahip İznik’te bulunması, patrikhanenin Lozan’da belirlenen sınırlarda dolanmakta ve çelişmektedir.

    Papanın gelip İznik’te (Ortodoks dünyası için önemli bir yerde) bulunması, Batı’nın Rusya’ya (Ortodoks dünyasının diğer liderine) karşı bir ‘dini NATO’ kurma çabasıdır. Türkiye, Ukranya-Rusya Savaşında denge politikası güderken, Vatikan’ın bu siyasi şovuna ev sahipliği yaparak tarafszılığını riske atmakta ve Rusya ile ilişkilerinde gerilim hattı yaratmaktadır. (Gedikli, 2025)

    Papa 14. Leo’nun İznik ziyareti, Türk dış politikasında savunmacı reflekslerden proaktif diplomasiye geçişin çarpıcı bir örneği olsa da beraberinde getirdiği jeopolitik maliyetler ve egemenlik riskleri göz ardı edilemez. Tarihsel süreçte “teolojik rakip” ve “güvenlik tehdidi” olarak kodlanan Papalık makamının bugün “devlet konuğu” olarak ağırlanması, Türkiye’nin özgüvenini yansıttığı kadar Lozan dengeleri üzerinde yürütülen tehlikeli bir cambazlığı da işaret etmektedir. Türkiye’nin bu ziyaretten elde etmeyi umduğu yumuşak güç ve turizm kazanımları, Patrikhane’nin statüsü üzerinden iç egemenliğin aşınması ve Rusya ile yaşanabilecek “teolojik gerilim” ihtimaliyle karşılaştırıldığında Türkiye’nin tehlikeli bir konjonktürel pozisyon aldığını göstermektedir. Dolayısıyla bu ziyaret, sadece dinî bir anma töreni değil, Türkiye’nin Batı’nın “Dinî NATO” projesi karşısında kendi egemenlik kodlarını ve bölgesel tarafsızlığını koruyup koruyamayacağının da tarihsel bir sınavı olacaktır. (Gedikli, 2025)