Kategori: Politika

  • AB ve ÜLKEMİZDEKİ GÖÇMEN POLİTİKALARI HAKKINDA

    Baran Deniz Şimşek

    AB ve üye devletleri , etkili, insancıl ve güvenli bir Avrupa göç politikası oluşturmak için çabalarını yoğunlaştırıyor . Avrupa Konseyi, stratejik öncelikleri belirleyerek bu çabada önemli bir rol oynuyor.AB Konseyi, bu önceliklere dayanarak eylem hatları belirler ve AB üyesi olmayan ülkelerle müzakereler için yetki verir. Ayrıca mevzuat kabul eder ve belirli programlar tanımlar. Son birkaç yıldır Konsey ve Avrupa Konseyi, göç baskısına karşı güçlü bir yanıt geliştirmiştir.

    ENTEGRE SİYASİ KRİZ MÜDAHALESİ (IPCR)

    Entegre siyasi kriz müdahale (IPCR) düzenlemeleri,  büyük ve karmaşık krizler için AB siyasi düzeyinde hızlı ve koordineli karar alma süreçlerini desteklemektedir.

    ster doğal ister insan kaynaklı olsun, bir kriz veya felaket meydana geldiğinde, AB yardım sağlamak ve durumu çözmek için çeşitli sektörel kriz müdahale mekanizmalarını kullanabilir.Entegre siyasi kriz müdahale (IPCR) düzenlemeleri, terör eylemleri de dahil olmak üzere büyük ve karmaşık kriz durumlarında AB siyasi düzeyinde hızlı ve koordineli karar alma süreçlerini desteklemektedir.Bu mekanizma aracılığıyla, Konsey başkanlığı, aşağıdaki unsurları bir araya getirerek krize yönelik siyasi yanıtı koordine eder:

    -AB kurumları

    -etkilenen üye devletler

    -diğer önemli aktörler

    TÜRKİYE ve AB ARASINDAKİ GÖÇMEN ANLAŞMASI

    Türkiye ile AB arasındaki göçmen anlaşması 18 Mart 2016’da Türiye-AB zirvesi sonrası yürürlüğe girdi. Anlaşma kamuoyunda ’18 Mart Mutabakatı’, ‘Göçmen Mutabakatı’ olarak biliniyor.Yetkililer daha önce 15 Kasım 2015 ve 29 Kasım 2015 zirvelerinde bir araya gelmiş ve Suriye’deki iç savaştan kaçan mültecileri kabul eden Türkiye’nin desteklenmesi, AB’ye yönelik düzensiz göç akınının önlenmesine ilişkin işbirliğini öngören Ortak Eylem Planı’nın uygulanması kararı alınmıştı.Yukarıda da bahsettiğimiz üzere IPCR politikası kapsamında yapılan bu anlaşma AB ülkelerinin düzensiz göç ve mülteci akınını engellemek üzere harekete geçtiği AB üyesi olmayan ülkemiz ile AB’ye düzensiz göç akımı oluşmaması için coğrafi konumu gereği Ortadoğu ile Avrupa Kıtası arasındaki tampon bölge olmasından dolayı IPCR kapsamında savaştan kaçan mülteciler ve düzensiz göçmenlerin Türkiye tarafından ülkeye alınmasını destekleyerek kendileri açısından olan göçmen sorununu çözmeyi hedeflemiştir.18 Mart 2016’daki zirvede düzensiz göçün sona erdirilmesi için anlaşmaya varılan ek maddeler şunlardı:

    -20 Mart 2016 itibariyle Türkiye’den Yunan adalarına geçen tüm yeni düzensiz göçmenler Türkiye’ye iade edilecek. Yunan adalarına ulaşan göçmenler, usulüne uygun olarak kayıt altına alınacak ve sığınma başvuruları UNHCR (BM Mülteciler Yüksek Komiserliği) ile işbirliği içinde bireysel olarak işleme konulacak. Dayanaktan yoksun ya da kabul edilemez bulunanlar Türkiye’ye iade edilecek. Düzensiz göçmenlerin iade işlemlerinin masrafları AB tarafından karşılanacak.

    -Korunmaya muhtaç gruplara yönelik BM kriterleri doğrultusunda, Yunan adalarından Türkiye’ye iade edilen her bir Suriyeli için Türkiye’den bir diğer Suriyeli AB’ye yerleştirilecek (1’e 1 formülü). İlk etapta 18 bin kişi yerleştirilecek, daha sonra ilave en fazla 54 bin kişi gönüllülük esasına göre yerleştirilecek.

    -Türkiye, AB’ye yönelen yeni düzensiz göç güzergahlarının oluşumunu engelleyecek, deniz ve kara güzergahlarını önlemek için her türlü tedbiri alacak ve bu doğrultuda AB’nin yanı sıra komşu devletlerle de işbirliği yapacak.

    -Düzensiz geçişler sona erdiğinde ya da ciddi şekilde azaldığında AB üye devletlerinin gönüllülük esasına dayanarak katkıda bulunacakları Gönüllü İnsani Kabul planı devreye sokulacak.

    -2016 yılı Haziran ayı sonuna kadar tüm kıstasların karşılanması şartıyla Türkiye lehine vize kolaylığı ve vize muafiyeti hususları değerlendirilecek, hız verilecek.

    -AB, Türkiye için Sığınmacı Mali İmkanı kapsamında başlangıç olarak tahsis edilen 3 milyar euronun ödenmesini hızlandıracak ve 2016 Mart ayı sonundan önce geçici koruma altındakilere yönelik projelerin finansmanı sağlanacak. Kaynaklar tamamıyla kullanılma aşamasına yaklaştığında ve yükümlülükler karşılandığında AB, Sığınmacı Mali İmkanı çerçevesinde 2018’in sonuna kadar 3 milyar euroluk ilave bir fonu devreye sokacak.

    DÜZENSİZ GÖÇMENLERİN ÜLKEMİZE ETKİLERİ

    Bu anlaşma neticesinde ülkemize kültür ve yaşam tarzı bakımından çok farklı biçimde yaşayan ve ülkelerindeki savaştan muzdarip olan milyonlarca göçmen Türkiye Cumhuriyetine yerleşmiştir. Savaştan kaçarak yaşam haklarını ve vücut bütünlüğünün dokunulmazlığını korumak gibi temel haklarını korumak ve yaşamak için ülkemize gelen göçmenlerin büyük bir kısmı çeşitli işlerde çalışıp sağlıklı bir düzenle hayatlarını sürdürürken ; maalesef düzensiz göçlerin artmasıyla ülkemizdeki fiziki şiddet ve cinsel saldırı suçlarında da artışa yol açmıştır.

    Sonuç:Ülkemiz açısından on yıldan uzun süredir gündemimizde olan göçmen politikaları ve yaşanan somut olaylar silsilesi kendi toplumumuzdan önce AB Ülkelerini korumaya yönelik olup şahsımca kendi vatandaşını ikinci plana atmıştır.

    Vatandaşlarımızın bu sürece yer yer irili ufaklı tepkileri olmuştur. Umarız vatandaşlarımızın da öncelikli olduğu bir politika ile bu durumun ve coğrafi konumumuz gereği bundan sonra yaşanacak düzensiz göçlerin daha vatandaşı düşünen bir politika ile işlenmesine şahitlik ederiz.

    Kaynakça:https://www.consilium.europa.eu/en/policies/eu-migration-policy/

  • Hitler Karşısında Batı’nın Tavizi: Münih Konferansı Üzerine Bir İnceleme

    Baran Deniz Şimşek ve Kerem Uygunpolat

    Münih Antlaşması, yatıştırma politikası eylemleriyle yeni bir dünya savaşını önlemek ve Nazi Almanyası lideri Adolf Hitler’in (1889-1945) izlediği yayılmacı toprak genişleme politikasına son vermek amacıyla, Bitanya, Fransa, İtalya ve Almanya liderlerinin katıldığı Münih Konferansı sırasında, 30 Eylül 1938 tarihinde imzalanmıştı. Bu antlaşma ile Çekoslovakya’ya bağlı Südet Bölgesi (Sudetenland) Almanya’ya devredilmiştir.

    SÜDET KRİZİ

    Adolf Hitler , Südet bölgesinde yaklaşık üç milyon Alman kökenli insanın yaşadığı Çekoslovakya’ya imrenerek bakıyordu . Nisan ayında , Alman Silahlı Kuvvetleri Yüksek Komutanlığı başkanı Wilhelm Keitel ile Südet bölgesinin ele geçirilmesinin kod adı olan “Yeşil Vaka”nın siyasi ve askeri yönlerini görüştü. “Herhangi bir sebep veya gerekçe olmaksızın, aniden” yapılacak sürpriz bir saldırı reddedildi çünkü bunun sonucu “kritik bir duruma yol açabilecek düşmanca bir dünya kamuoyu” olacaktı. Bu nedenle, kararlı eylem ancak Çekoslovakya içindeki Almanların siyasi ajitasyon dönemi ve diplomatik çekişmelerden sonra gerçekleşecekti; bu çekişmeler daha da ciddileştikçe, ya savaş için bir bahane oluşturacak ya da Almanların yaratacağı bir “olay” sonrasında yıldırım hızıyla yapılacak bir saldırıya zemin hazırlayacaktı. 

    MÜNİH KONFERANSINDA YAŞANANLAR

    Avrupa, son anda savaşın eşiğinden dönmüştür. Gece geç vakitlere kadar Hitler ve Chamberlain telgraf alış verişinde bulunmuşlardı. Hitler, Almanya’nın Südet Bölgesini almak istediğini, ancak Çekoslovakya’nın geri kalanının bağımsızlığını garantileyeceğini önermiştir. İtalya’nın zayıf yeniden silahlanma durumu göz önüne alındığında savaşı geciktirmek isteyen Mussolini’ye bir telegraf gönderilmiş ve Hitler, Münih’te bir konferans düzenlemeye ikna edilmiş ve böylece İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya liderlerinin krizi diplomasi yoluyla çözmek üzere son bir şansa sahip olmaları istenmişti. Hitler, Mussolini’nin önerisini kabul etmiş, Münih Konferansı, 29 Eylül 1938 tarihinde, Münih’te Führerbau binasında düzenlenmiştir. İzolasyonist bir politika izleyen Amerika Birleşik Devletleri (ABD) katılmamış, ne SSCB ne de Çekoslovakya davet edilmişti. SSCB Kızıl Ordu’nun büyük çaplı tasfiyesinden sonra, askeri açıdan herhangi bir işe yaramayacak kadar zayıf olarak değerlendirmişti. İngiltere Başbakanı Chamberlain, SSCB lideri Joseph Stalin’e (1878-1953) güvenmiyordu. Çekoslovak hükümetinin pozisyonu zaten beliydi.İzlenen yatıştırma politikası artık en zor sınavından geçiyordu. Dünya liderleri, 1935 yılından beri, Hitler’in bu son toprak gaspının en sonuncu olmasını umuyorlardı. Bir Dünya savaşından kaçınmak mutlak öncelikti, ancak ne pahasına olursa olsun değildi. Çekoslovakya açısında, Südet Bölgesinin elden çıkarılacak kadar ucuz olduğu düşünülmüyordu. Yatıştırma politikasına şiddetle karşı çıkan bir azınlık da vardı; özellikle de geleceğin İngiliz Başbakanı Winston Churchill (1874-1965). Yatıştırma politikasının gerçek başarı şansının düşük olduğunu düşünenler bile en azından ülkelerine, yeniden silahlanma için, değerli zaman kazandıracağını umuyorlardı. En önemlisi, İngiltere ve Fransa’daki kamuoyu sadece savaş fikrine değil, yeniden silahlanmaya bile karşıydı. Bu bağlamda, Münih Anlaşması herkes için bir rahatlama sağlamıştı, belki de ekonomisi ve silahlı kuvvetleri henüz savaşa hazır olmayan Hitler için bile.Gördüldüğü üzere Hitler’in de silahlı kuvvetlerinin hazırlığı ve sadakati konusunda sorunları vardı. Hitler, konferans günü sabahı Münüh’e giden trende Mussolini ile buluşmuştu, İtalyan lider de Hitler’le aynı fikirdeydi; şöyle ki, o gün ne karar verilirse verilsin, “Fransa ve İngiltere’ye karşı yan yana savaşmamız gereken zaman gelecek”. Önemli görülen diğer bir konu; Başbakanlar Daladier ve Chamberlain’ın konferans öncesinde böylesi bir istişarede bulunmamış olmalarıydı. İkisi de vicdanlarının sesini dinlemiş, Versay Antlaşmasında söz verildiği üzere, bölge kaderinin tayin hakkı için plebisitin hiç almamış olması nedeniyle Südet Bölgesini yasal olarak teslim edebileceklerine ikna edilmişlerdi. O an için, Münih’te dört lider de olası bir savaşı ertelemekten ve her ne pahasına olursa olsun, ertelemekten fazlasıyla memnun kalmışlardı. İronik bir şekilde, savaşa hazır olan tek devlet, orada olmayan Çekoslovakya idi.Münih Konferansında, tercüman Dr. Schmidt ifadesine göre, her bir liderin, oldukça gayrı resmi ve misafirperver bir atmosferde, sırasıyla konuşmasını yapması sağlanmış olmasıydı. Konferans toplantısı, Mussolini’nin, günün erken saatlerinde Hitler’in kendisine önermesini söylediğini bildirmesiyle birlikte birkaç saat sürmüştü. Kısacası, Hitler’e tam olarak istediklerini elde etmişti. Münih Anlaşmasının düzenlenen belgeleri, katılımcı taraflarca (Almanya, Fransa, İtalya ve Britanya) 30 Eylül sabahı, saat 01’de imzalanmıştır.

    MÜNİH ANLAŞMLASININ MADDELERİ

    -Südet Bölgesi, 10 Ekim gününe kadar, Almanya bünyesine katılacak

    Uluslararası bir komisyon, Almanya’nın yeni genişletilmiş sınırlarını tanıyacak

    -Çekler, 10 Ekim gününe kadar, Südet Bölgesini terk edecek ve bölge kaynakları ellerinden alınacak

    -Çekoslovakya’nın geri kalanına bağımsızlık güvencesi verilecek ve plebisit yapılacak.

    -Almanya ve İtalya yeni sınırları tanıyacaklar, Çekoslovakya’nın geri kalan topraklarına yönelik, gelecekte herhangi bir saldırganlığa karşı garanti altına alma sözü verecekler.

    Konferans sonrasında oluşan atmosfer neredeyse neşeli seyretmişti. Fransa Başbakanı Daladier, Nazi liderine savaş anekdotları ve İngiltere Başbakanı Chamberlain’e de balıkçılık hikâyeleri anlatmıştı, ancak “Hitler, her ikisine karşı küçümseme duygusuyla doluydu ve daha sonra onlara “küçük solucanlar” demiştir. İki Çekoslovak diplomat, Büyük Güçlerin ülkeleri konusunda ne yapmaya karar verdiklerini anlamak üzere Münih’e davet edilmişlerdi. Çekoslovakya halkı kendisini tamamen ihanete uğramış olarak hissetmiştir. Hitler, her şeyi taçlandırmak üzere son bir gösterişle, Başbakan Chamberlain’ın hazırladığı ve İngiltere ile Almanya’nın asla birbirlerine karşı savaşa girmeyeceklerine dair söz verdikleri belgeyi gönüllü olarak imzalamıştı.

    MÜNİH ANLAŞMASININ SONUÇLARI

    İngiltere Başbakanı Chamberlain, memleketine döndüğünde, İngiliz halkına gururla “şerefli bir barış” ve “zamanımızda barış” elde ettiğini ilan etmiştir . ABD Başkanı Roosevelt, “iyi adam” diyen bir telgraf göndermişti . Chamberlain, Nobel Barış Ödülü’ne bile aday gösterilmişti. Belki de gelecekteki olaylar göz önünde alındığında ödüllü kazanamamıştır. 1938 yılı Nobel Ödülü, Norveçli kutup gezgini Fridtjof Nansen’ın (1861-1930) kurmuş olduğu, mültecilere yardım etmeye adanmış bir organizasyona verilmişti. Başbakan Daladier de rahatlamış ve çoşkulu kalabalıklarca memleketinde karşılanmıştı. Hitler de, Berlin’de neşeli bir geçit töreni ile karşılanmıştı. Almanya’nın gelecekteki silahlanma Bakanı Albert Speer’e göre Hitler’in takipçileri “liderlerinin yenilmezliğine artık tamamen ikna olmuşlardı” . Alman propanda Bakanı Goebbels de daha ayık bir şekilde şöyle bir ifade kullanmıştı: “hepimiz dipsiz bir kuyunun üzerinde bir ipte asılıydık, şimdi artık ayaklarımızın altında yeni bir zemin var… herkes barışı korumaktan çok mutlu”. Günlük yazarı Yahudi Victor Klemperer bile 05 Ekim tarihli yazısında Hitler’in stratejik bir harika yarattığını kabul etmişti: “Münih, Hitler’in Austerlitz’i olmuştur.Yani; Napolyon Bonapart’ın (1769-1821) 1805 yılında Austerlitz Muharebesinde kazandığı büyük taktik zaferine bir gönderme.Südet Bölgesi, 05 Ekim 1938 tarihinde Almanya topraklarına dâhil edilmiş ve Henlein Gauleiter bölge valisi olarak atanmıştı. Polonya, Ekim ayının ikinci haftasında, Teschen Bölgesinin doğu kısmını ele geçirmişti (Çekler için Cesky Tesin, Polonyalılar için Ciesyn). Slovakya, 14 Mart 1939 tarihinde bağımsızlığını ilan etmiş – Hitler, bu hareketi Çekoslovakya’yı parçalamanın bir yolu olarak teşvik etmişti – ancak Başkan Josef Tiso (1887-1947) yönetimi döneminde Almanya’nın adeta müşteri devleti haline gelmişti. Alman askeri güçleri, “düzeni yeniden sağlamak üzere davet edildikleri” gerekçesiyle 11 Mart günü bölgeye girmişlerdi. Macaristan, Rutenya’nın Güney kısımını ve Slovakya’nın Güneydeki bir kısmını ele geçirmişti – bu alanların her ikisinde de büyük oranda veya çoğunlukla Macar nüfusu vardı. Münih süreci, aslında Çekoslovakya’yı kurtarmamış, aksine yok etmiştir.Geçmişe dönük sonradan yapılan bir değerlendirmeye göre, Münih Anlaşmasının aslında bir hata olduğu anlaşılmıştır. Almanya’nın daha da güçlenmesinden önce Hitler’in reddedilmesi kaçırılmış bir fırsat olmuştur. Robert Boothby’nin özlü bir şekilde ifade ettiği gibi: “Münih süreci, İngiliz ve Fransız tarihinin en büyük felaketlerinden biridir”. Önemli bir durum olduğu için belirtmekte fayda vardır; tarihçi A.J.P. Taylor’ın ifade ettiği gibi, “Münih politikası zaten başarısızlıkla sonuçlanacaktı, taraflar bunun başarısız olacağını beklediklerini duyuruyorlardı. Aslında hiçbir taraf, daha sonra iddia edildiği üzere, açık görüşlü değildi”. Tarafların bu aldanma hali, Hitler’in Münih sürecinde gerçek başarısı olmuştur. Oysa İkinci Dünya Savaşı (1939-1945), Almanya’nın neredeyse tamamen yok edilmesiyle sonuçlanacaktı, bundan dolayı da, Hitler’in sahte bir zaferi söz konusudur. Sonuç olarak Çek Südet Bölgesi Almanya’ya devredilmiş, Çeklerin bölgeyi terk etmesi, Stalin’in Almanya ile ittifak yapmaya zorlanması ve Hitler’in bu yatıştırma politikasından cesaret alarak Çekoslovakya’nın geriye kalan toprakları ele geçirip Polonya’ya saldırması ve böylece İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması şeklinde olmuştur.

    Sonuç:Günümüz modern batı dünyasının öncü ülkelerinin birinci dünya savaşındaki pirus zaferlerinin üstüne savaştan kaçınmak adına günümüz uluslararası hukukun kutsal sayılan ilkelerinden devletlerin bağımsızlığı ve bütünlüğü ilkesini ayaklar altına alarak gözünü kan bürümüş bir dikdatörün yayılma arzusuna boyun eğmiş hatta o dönem İngiltere Başbakanı Chamberlain’in ülkesine döndüğünde anlaşmayı eliyle yukarı kaldırıp bir zafer gibi nitelendirmesi ironik bir şekilde bir yıl sonra Almanya’nın Polonya’yı işgaliyle ikinci dünya savaşına yol açmıştır. Daha sonrasında İngiltere Başbakanı olacak olan Winston Churchill’in Chamberlain’e hitaben söylediği şu söz çok ünlüdür: “Savaş ile onursuzluk arasında bir seçim yapmanız gerekiyordu. Onursuzluğu seçtiniz ve savaşı bulacaksınız.”

    Kaynakça:https://www.worldhistory.org/trans/tr/1-22821/munih-antlasmasi/

  • Uluslararası İlişkiler Teorileriyle Gazze Çatışmasının Analizi

    Giriş

    Gazze’de yaşanan çatışma, çağdaş uluslararası sistemin hem normatif düzenini hem de güç dengelerini en keskin biçimde sarsan krizlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Özellikle 7 Ekim 2023 sonrası tırmanan şiddet döngüsü, yalnızca bölgesel politikaları değil, uluslararası kurumların işlevselliğini ve uluslararası hukukun etkili bir şekilde uygulanabilirliğini de sorgulatır hale getirmiştir. Bu süreçte Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) 2024 yılında aldığı geçici tedbir kararları, çatışmaya hukuki bir boyut ekleyerek uluslararası toplumun dikkatini Gazze’deki insani krize daha yoğun biçimde çekmiştir. Divanın 26 Ocak 2024 tarihli kararı, Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki hakların korunması gerektiğini vurgulamış; devam eden insani yıkım nedeniyle 28 Mart 2024’te ek geçici önlemler açıklamıştır. Böylece Gazze meselesi, uluslararası ilişkiler teorilerinin neyi açıklayıp açıklayamadığını gözlemlemek için adeta bir laboratuvar niteliği kazanmıştır.

    Bu çalışma, Gazze krizinin tek bir uluslararası ilişkiler teorisiyle açıklanamayacağını ve ancak çok katmanlı bir teorik yaklaşımla derinlemesine anlamlandırılabileceğini göstermek için yazılmıştır.

    Realizm: Güvenlik İkilemi ve Asimetrik Tehdit

    Realist perspektiften bakıldığında Gazze’deki çatışmanın temelinde güvenlik ikilemi ve asimetrik tehdit algılarının belirleyici olduğu görülmektedir. Uluslararası sistemin anarşik doğası gereği devletlerin güvenlik arayışını merkeze alan bu teori, İsrail’in Gazze’ye yönelik politikalarını tehdidin ortadan kaldırılması ve caydırıcılığın artırılması amacıyla açıklamaktadır. Literatürde sıkça tartışılan Dahiya Doktrini, geniş ölçekli tahribatın caydırıcılık stratejisinin meşru bir parçası haline getirildiğini göstermektedir. Bu çerçevede sivil altyapı üzerinde yoğun güç kullanımının askeri bir tercih olmanın ötesine geçerek stratejik bir çizgiye dönüştüğü söylenebilir.

     Ayrıca Begin doktrininin tarihsel arka planı, önleyici güvenlik ve karşı-terör operasyonlarının İsrail’in güvenlik doktrininde nasıl merkezi bir yere oturduğunu göstermektedir. Realist analiz aynı zamanda İran, Türkiye ve Katar gibi bölgesel aktörlerin Gazze’ye ilişkin tutumlarını da bir güç rekabeti bağlamında yorumlar. Bu aktörlerin politikaları, Orta Doğu’daki nüfuz mücadelesinin sürekliliğini doğrulamakta; Körfez ülkeleri arasındaki ayrışmalar ise bölgesel güç dengelerinin istikrarsız yapısını açık bir biçimde ortaya koymaktadır.

    Liberal Kurumsalcılık: Uluslararası Hukuk, Kurumlar ve İşbirliği Sınırları

    Liberal kurumsalcı yaklaşım ise Gazze krizinin uluslararası hukuk ve kurumsal işbirliği perspektifinden nasıl değerlendirildiğini anlamak açısından önemlidir. Bu teoriye göre uluslararası kurumlar, çatışmaların yönetilmesinde ve devlet davranışlarının normatif bir çerçeveye oturtulmasında önemli roller üstlenebilir. UAD’nin geçici önlem kararları bu bakış açısının pratik örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir; Divan, İsrail’in uluslararası insancıl hukuka uyma yükümlülüğünü açıkça vurgulamış ve insani yardımın engellenemeyeceğini belirtmiştir. Ancak liberal kuramın temel açmazı burada kendisini göstermektedir: normatif kararlar alınsa bile uygulamada devletlerin uyumu oldukça sınırlı kalmaktadır.

    Avrupa Birliği’nin 2024 yılında yayımladığı bildiriler ve 2025 Avrupa Konseyi sonuçları da bu normatif çerçevenin bir uzantısı niteliğindedir. AB, iki devletli çözümün önemine ve uluslararası hukuka uyulması gerektiğine vurgu yapmaya devam etmiş, hatta BM Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararına bağlı bir uluslararası istikrar gücü fikrine destek sunmuştur. Fakat tüm bu çabalar, Gazze’deki insani durumu dönüştürme gücü açısından oldukça sınırlı kalmış, liberal kurumların pratik

    etkisi zayıf bir görünüm sergilemiştir. Bu kurumların etkisizliği, normların değil güç dağılımının belirleyici olduğunu gösterir.

    Konstrüktivizm: Kimlikler, Söylemler ve Anlam Üretimi

    Konstrüktivist teori, Gazze krizini kimliklerin inşası, söylem mücadelesi ve sosyal anlam üretimi üzerinden ele alır. Bu yaklaşım, çatışmaların yalnızca askeri veya maddi güç dinamikleriyle değil, aynı zamanda aktörlerin birbirleri hakkındaki algıları, medyadaki çerçevelemeler ve uluslararası toplumdaki meşruiyet mücadeleleriyle şekillendiğini savunur. 2023–2024 yıllarına ilişkin medya analizleri özellikle dikkat çekicidir; Batı medyasında İsrail kaynaklarının daha fazla merkezileştiği ve haber çerçevelerinin bu doğrultuda şekillendiği ortaya konmuştur. Buna karşın Arap medyasında Filistinli sivillerin yaşadığı insani kayıpların ön plana çıkarıldığı görülmektedir. Bu farklı söylemsel konumlanışlar, çatışmanın uluslararası kamuoyunda nasıl anlaşıldığına dair güçlü bir fikir verir.

    Konstrüktivist bakış açısında Gazze, aktörlerin kimliklerini yeniden ürettikleri bir alan haline gelir; İsrail için güvenlik odaklı bir kimlik güçlenirken, Filistin tarafında mağduriyet ve direniş kimliği öne çıkar. Bu nedenle çatışmanın siyasi sonuçları yalnızca sahadaki gelişmelere değil, aynı zamanda söylem alanında verilen mücadelelere de bağlıdır.

    Eleştirel ve Post-kolonyal Yaklaşımlar: Yapısal Şiddet ve Tarihsel Süreklilik

    Eleştirel ve post-kolonyal yaklaşımlar ise Gazze krizini tarihsel eşitsizlikler ve yapısal şiddet bağlamında yorumlar. Bu çerçevede Gazze, askeri operasyonların ötesine geçen bir kontrol ve bağımlılık ilişkisine işaret eder. Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin Gazze’nin İsrail tarafından “uzaktan etkin kontrol” altında bulunduğuna yönelik değerlendirmesi, bölgenin işgal hukuku kapsamında ele alınması gerektiğini göstermektedir. Bu yaklaşım, abluka, hareket kısıtlamaları ve altyapı bağımlılığı gibi mekanizmaları yalnızca güvenlik politikaları değil, aynı zamanda yapısal şiddetin sürekliliği olarak yorumlar.

    UAD’nin 2024 ve 2025 yıllarında aldığı geçici önlem kararlarının akademik analizleri, bu tedbirlerin “siyasal sonuçlar üretme kapasitesinin sınırlı” olduğunu belirtmekle birlikte, normatif düzen açısından kritik bir referans olduğunu kabul etmektedir. Bu çerçeve, Gazze’deki krizin sömürgecilik sonrası güç ilişkileriyle bağlantılı daha geniş bir yapının parçası olduğunu vurgular.

    Sonuç

    Gazze krizi tek bir teorinin açıklayamayacağı derecede çok katmanlı ve karmaşık bir yapı arz etmektedir. Realizm güvenlik ve güç politikalarının belirleyiciliğini öne çıkarırken, liberal kurumsalcılık uluslararası hukukun ve kurumların rolünü fakat aynı zamanda sınırlarını gösterir. Konstrüktivizm, söylemlerin ve kimliklerin çatışmayı nasıl şekillendirdiğini ortaya koyar; eleştirel ve post-kolonyal yaklaşımlar ise tarihsel eşitsizlikleri ve yapısal şiddetin sürekliliğini görünür kılar. Bu dört perspektif bir arada ele alındığında Gazze’deki kriz hem maddi hem düşünsel boyutlarıyla kapsamlı bir şekilde anlaşılabilir hale gelir. Dolayısıyla Gazze’nin geleceğine yönelik daha sağlıklı analizler, güç dengelerini olduğu kadar normatif düzeni, kimlik dinamiklerini ve yapısal koşulları birlikte değerlendiren çok boyutlu bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır.