Giriş
Gazze’de yaşanan çatışma, çağdaş uluslararası sistemin hem normatif düzenini hem de güç dengelerini en keskin biçimde sarsan krizlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Özellikle 7 Ekim 2023 sonrası tırmanan şiddet döngüsü, yalnızca bölgesel politikaları değil, uluslararası kurumların işlevselliğini ve uluslararası hukukun etkili bir şekilde uygulanabilirliğini de sorgulatır hale getirmiştir. Bu süreçte Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) 2024 yılında aldığı geçici tedbir kararları, çatışmaya hukuki bir boyut ekleyerek uluslararası toplumun dikkatini Gazze’deki insani krize daha yoğun biçimde çekmiştir. Divanın 26 Ocak 2024 tarihli kararı, Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki hakların korunması gerektiğini vurgulamış; devam eden insani yıkım nedeniyle 28 Mart 2024’te ek geçici önlemler açıklamıştır. Böylece Gazze meselesi, uluslararası ilişkiler teorilerinin neyi açıklayıp açıklayamadığını gözlemlemek için adeta bir laboratuvar niteliği kazanmıştır.
Bu çalışma, Gazze krizinin tek bir uluslararası ilişkiler teorisiyle açıklanamayacağını ve ancak çok katmanlı bir teorik yaklaşımla derinlemesine anlamlandırılabileceğini göstermek için yazılmıştır.
Realizm: Güvenlik İkilemi ve Asimetrik Tehdit
Realist perspektiften bakıldığında Gazze’deki çatışmanın temelinde güvenlik ikilemi ve asimetrik tehdit algılarının belirleyici olduğu görülmektedir. Uluslararası sistemin anarşik doğası gereği devletlerin güvenlik arayışını merkeze alan bu teori, İsrail’in Gazze’ye yönelik politikalarını tehdidin ortadan kaldırılması ve caydırıcılığın artırılması amacıyla açıklamaktadır. Literatürde sıkça tartışılan Dahiya Doktrini, geniş ölçekli tahribatın caydırıcılık stratejisinin meşru bir parçası haline getirildiğini göstermektedir. Bu çerçevede sivil altyapı üzerinde yoğun güç kullanımının askeri bir tercih olmanın ötesine geçerek stratejik bir çizgiye dönüştüğü söylenebilir.
Ayrıca Begin doktrininin tarihsel arka planı, önleyici güvenlik ve karşı-terör operasyonlarının İsrail’in güvenlik doktrininde nasıl merkezi bir yere oturduğunu göstermektedir. Realist analiz aynı zamanda İran, Türkiye ve Katar gibi bölgesel aktörlerin Gazze’ye ilişkin tutumlarını da bir güç rekabeti bağlamında yorumlar. Bu aktörlerin politikaları, Orta Doğu’daki nüfuz mücadelesinin sürekliliğini doğrulamakta; Körfez ülkeleri arasındaki ayrışmalar ise bölgesel güç dengelerinin istikrarsız yapısını açık bir biçimde ortaya koymaktadır.
Liberal Kurumsalcılık: Uluslararası Hukuk, Kurumlar ve İşbirliği Sınırları
Liberal kurumsalcı yaklaşım ise Gazze krizinin uluslararası hukuk ve kurumsal işbirliği perspektifinden nasıl değerlendirildiğini anlamak açısından önemlidir. Bu teoriye göre uluslararası kurumlar, çatışmaların yönetilmesinde ve devlet davranışlarının normatif bir çerçeveye oturtulmasında önemli roller üstlenebilir. UAD’nin geçici önlem kararları bu bakış açısının pratik örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir; Divan, İsrail’in uluslararası insancıl hukuka uyma yükümlülüğünü açıkça vurgulamış ve insani yardımın engellenemeyeceğini belirtmiştir. Ancak liberal kuramın temel açmazı burada kendisini göstermektedir: normatif kararlar alınsa bile uygulamada devletlerin uyumu oldukça sınırlı kalmaktadır.
Avrupa Birliği’nin 2024 yılında yayımladığı bildiriler ve 2025 Avrupa Konseyi sonuçları da bu normatif çerçevenin bir uzantısı niteliğindedir. AB, iki devletli çözümün önemine ve uluslararası hukuka uyulması gerektiğine vurgu yapmaya devam etmiş, hatta BM Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararına bağlı bir uluslararası istikrar gücü fikrine destek sunmuştur. Fakat tüm bu çabalar, Gazze’deki insani durumu dönüştürme gücü açısından oldukça sınırlı kalmış, liberal kurumların pratik
etkisi zayıf bir görünüm sergilemiştir. Bu kurumların etkisizliği, normların değil güç dağılımının belirleyici olduğunu gösterir.
Konstrüktivizm: Kimlikler, Söylemler ve Anlam Üretimi
Konstrüktivist teori, Gazze krizini kimliklerin inşası, söylem mücadelesi ve sosyal anlam üretimi üzerinden ele alır. Bu yaklaşım, çatışmaların yalnızca askeri veya maddi güç dinamikleriyle değil, aynı zamanda aktörlerin birbirleri hakkındaki algıları, medyadaki çerçevelemeler ve uluslararası toplumdaki meşruiyet mücadeleleriyle şekillendiğini savunur. 2023–2024 yıllarına ilişkin medya analizleri özellikle dikkat çekicidir; Batı medyasında İsrail kaynaklarının daha fazla merkezileştiği ve haber çerçevelerinin bu doğrultuda şekillendiği ortaya konmuştur. Buna karşın Arap medyasında Filistinli sivillerin yaşadığı insani kayıpların ön plana çıkarıldığı görülmektedir. Bu farklı söylemsel konumlanışlar, çatışmanın uluslararası kamuoyunda nasıl anlaşıldığına dair güçlü bir fikir verir.
Konstrüktivist bakış açısında Gazze, aktörlerin kimliklerini yeniden ürettikleri bir alan haline gelir; İsrail için güvenlik odaklı bir kimlik güçlenirken, Filistin tarafında mağduriyet ve direniş kimliği öne çıkar. Bu nedenle çatışmanın siyasi sonuçları yalnızca sahadaki gelişmelere değil, aynı zamanda söylem alanında verilen mücadelelere de bağlıdır.
Eleştirel ve Post-kolonyal Yaklaşımlar: Yapısal Şiddet ve Tarihsel Süreklilik
Eleştirel ve post-kolonyal yaklaşımlar ise Gazze krizini tarihsel eşitsizlikler ve yapısal şiddet bağlamında yorumlar. Bu çerçevede Gazze, askeri operasyonların ötesine geçen bir kontrol ve bağımlılık ilişkisine işaret eder. Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin Gazze’nin İsrail tarafından “uzaktan etkin kontrol” altında bulunduğuna yönelik değerlendirmesi, bölgenin işgal hukuku kapsamında ele alınması gerektiğini göstermektedir. Bu yaklaşım, abluka, hareket kısıtlamaları ve altyapı bağımlılığı gibi mekanizmaları yalnızca güvenlik politikaları değil, aynı zamanda yapısal şiddetin sürekliliği olarak yorumlar.
UAD’nin 2024 ve 2025 yıllarında aldığı geçici önlem kararlarının akademik analizleri, bu tedbirlerin “siyasal sonuçlar üretme kapasitesinin sınırlı” olduğunu belirtmekle birlikte, normatif düzen açısından kritik bir referans olduğunu kabul etmektedir. Bu çerçeve, Gazze’deki krizin sömürgecilik sonrası güç ilişkileriyle bağlantılı daha geniş bir yapının parçası olduğunu vurgular.
Sonuç
Gazze krizi tek bir teorinin açıklayamayacağı derecede çok katmanlı ve karmaşık bir yapı arz etmektedir. Realizm güvenlik ve güç politikalarının belirleyiciliğini öne çıkarırken, liberal kurumsalcılık uluslararası hukukun ve kurumların rolünü fakat aynı zamanda sınırlarını gösterir. Konstrüktivizm, söylemlerin ve kimliklerin çatışmayı nasıl şekillendirdiğini ortaya koyar; eleştirel ve post-kolonyal yaklaşımlar ise tarihsel eşitsizlikleri ve yapısal şiddetin sürekliliğini görünür kılar. Bu dört perspektif bir arada ele alındığında Gazze’deki kriz hem maddi hem düşünsel boyutlarıyla kapsamlı bir şekilde anlaşılabilir hale gelir. Dolayısıyla Gazze’nin geleceğine yönelik daha sağlıklı analizler, güç dengelerini olduğu kadar normatif düzeni, kimlik dinamiklerini ve yapısal koşulları birlikte değerlendiren çok boyutlu bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır.
Yorum bırakın